Duvar halılarına dokunan hayatlar

Posted by

Çok değil, 20-30 yıl öncesine kadar bütün Mezopotamya’da, Diyarê Farıs’ta, Hindistan’da, Kafkasya’da her evin duvarın süsleyen incecik halılar vardı. Tüy kadar hafif, ipek kadar yumuşak halılar. Evlerin oturma odalarının güneşe bakan duvarına asıldı. Rengarenk duvar halıları aynı zamanda bir olayı, bir inancı, bir kültürü ve yaşam biçimini yansıtan birer vesika gibi evlerimizin oturma odalarını süsler, ayrı bir hava katardı hanemize. Bugün sıklıkla rastlanılmasa da halen kadim kentlerin eski sokaklarında bulunan evlerde az da olsa bu duvar halılarını görmek mümkün. Özellikle geçmişin izlerini koruyan aileler bu halıları ya duvarda koruyor, ya da sandıklarda ata yadigârı diye saklıyor. Çünkü duvar halılarına bir kutsiyet, bir değer bahşedilir. Çocukluğumda bizim evde de bu duvar halılarından vardı. Oturma odamızın güneye, yani ışığa bakan duvarına asılı olan halı daha çok bir kilimi andırıyordu. Rengarenk nakışlar, motifler, iç içe geçmiş desenler dikkatleri çekiyordu. Rahmetli babam sipahi
pazarından mı almıştı yoksa dayım Suriye’den mi getirmişti tam hatırlamıyorum. Yumuşacık, alımlı ve renkleri oldukça canlı olan bir halıydı. İpek miydi bilmiyorum ama annem bu halıya “Birîsim” diyordu, yani ipekten örülmüş halı. Yıllarca duvarda asılı kaldı. Arada bir evi badana yaptığımızda indirir, yıkar, temizler, sonra tekrar yerine asardık. Annem her deseni için ayrı bir anlam biçer, dokunur, geçmişe dalardı. Ne çok severde o halıyı. Evimizle
özdeşleşmişti. Sonra o evden ayrıldığımızda halı bizimle geldi. Artık duvarda değildi halı, sandıkta saklıyordu annem. Yıllar böyle geçti… Ben duvar halılarını unuttum. Zihnimde arada bir belirse de duvar halılarının baskın bir rolü olmadı hayatımda. Öylesine bir süs olarak bakıyordum. Taşındığımız evler, kentler, ilişkilendiğimiz toplumlar farklılaşmış, yeni süs eşyaları hayatımıza dahil olmuştu. Oysa zaman içinde bu halıların duvarlarını süsleyenden öte bir anlam yüklü olduğunu anlamış olacaktım. Bu halıların her şeyden önce bir kimliği, bir aidiyet duygusu içinde sahiplenildiğini yaşayarak öğrendim. Mesela, Ezidiler genellikle Tavus Kuşu desenli halıları tercih ederken, Hristiyan ya da Süryani olanların Hz. İsa ya da Meryem Ana’yı simgeleyen halıları odalarını süslüyordu. Müslümanlar ise Kabe
görüntüsünün resmedildiği halıları duvarlarına asıyorlardı. Bu durum sosyolojik bir gerçeklik ortaya çıkarırken, duvarlara asılı halılar sıradan birer obje değildi, daha öte bir anlam taşıyordu. Bugün takım posterleriyle eş değer bir sahiplenme ve içselleştirme söz konusuydu. Zaman zaman gittiğim Urfa Sipahi Pazarı’nda dolaşırken dükkanlardan
birinde çocukluğumdan kalan duvar halılarını görünce geçmişe gittim bir an. Zamanda yolculuk gibi ışınlandım desem yalan olmaz. Evimizin oturma odasında, güneşe bakan duvarında asılı olan halı gözlerimin önünde canlandı. Komşularımızın evleri, ipekten dokunan İran halıları geldi aklıma. Bir tuhaf oldum.

Aradan yıllar geçse de, aynı halılardan hala üretiliyor olması bana ilginç gelmişti. Demek ki zaman bazı şeyleri yok edemiyor, ancak başkalaştırıyordu. Halılar eskisi gibi el dokuma halıları değildi, fabrikasyon halılarıydı. Satışa sunulan duvar halılarına dokunarak, eski halımızın yumuşaklığını aradım. Aynı hissiyatı vermese de, bir an geçmişe dönmemi sağladı. Renkler üzerindeki motiflerin canlılığı beni aldı, götürdü.

Diyarê Hindistan’a, Çin’e, Macin’e, oradan İran’a ve bütün Mezopotamya’ya. O yıllara gittim. Mezopotamya genelinde odaları bu halılar süslerdi. İster zengin, ister fakir gücüne göre mutlaka bir halı alır, asardı duvarına. Hatta kızların çeyizlerine koyarlardı bu halıları. Hepsinin de ayrı motifleri, desen ve resimleri vardı. Yani anlayacağınız duvar halılarında bütün inançlar, bütün kültürler ve renkler kardeşti. Hayatın gerçekliğini yansıtıyorlardı. Cami, havra, kilise yan yana varlıklarını sürdürüyorlardı. Aynı halıda olmasa da, aynı ustaların ellerinden çıkardı.
O halılardan biri vardı ki hala zihnimde kara bir leke gibi durur. Gül bahçesinde yarı çıplak uzanmış beyaz
bir kadın, çevresinde el pençe duran siyahi köle kadınlar. Bir elinde kadeh, diğer elinde nargile…
Siyahi kadınlar ise yelpaze ile kendisine serinlik oluşturuyordu. Ne kadar sinir bozucuydu. Köle kadınların acısı yüzlerinde okunurken, güllerle bezenmiş havuz bahçesinde uzanan şehvet dolu kadın ise kendinden geçmiş, bulutlar üzerinde uçuyor gibiydi. Aslında duvar halısı sosyal hayatın bir yansımasıydı. Duvar halılarında kölelik de vardı,
zevk ve sefa içinde ayakları yerden kesilenler de halılara dokunmuştu. Her birimizin kıblesi farklıydı. Her duvar ayrı, her halı farklı bir dünyaydı. Renkliydik siyah beyaz bir coğrafyanın göbeğinde. Dengbêjler söylerdi acıları, şiirler dilden dile dolaşırdı bir tılsım gibi. Sevinçler de, tasalar da paylaşılırdı o taş evlerde. Duvar halılarında kendimizi görür, künyemizi okurduk. Mutlu olurduk, nakışlarında aşkı, düğümlerinde sabrı, renklerinde umudu görürdük. Ne çok şeydi duvar halısı. O günlerin tılsımı, zamanın anahtarıydı.

 

Comments are closed.